ÇOK İZLEKLİ, ÇOK KATMANLI ÖYKÜLER

 

        Bu yazıyı yazarken Mehmet Zaman Saçlıoğlu’nun üç öykü kitabı duruyor önümde. İlki Yaz Evi (Cem yayınevi, 1994). Öykücülüğümüzün kapısından bu kitabıyla girmiş, okurlarının karşısına bu kitabıyla çıkmıştı Saçlıoğlu. Kitaptaki öyküler, kitaplaşmadan önce ödüllendirilmiş ( Yunus Nadi  1993 Yayımlanmamış Öykü Ödülü), kitaplaştıktan sonra da 1994 Sait Faik Hikâye Armağanı’nı  kazanmıştı. Kurgu ve söylemsel doku yönünden tazeliği olan öykülerdi bunlar. Değişik insanlık durumlarını alışılmış kalıpların  dışına çıkarak  vermeye çalışan bir yaklaşımın  ürünleriydi. Okur üzerinde düşündürücü, sorgulayıcı etkiler bırakan, sürükleyici, rahat okunan öyküler...

       Yeniden karıştırıyorum Yaz Evi’ni.  Kimi öykülerin kenarlarına notlar düşmüşüm ilk okuduğum günlerde. Örneğin “ Bir Kadın, Bir Erkek” adlı öykünün bitimine “ insan doğasına  alaysamalı bir bakış” diye yazmışım. “ Yaz Evi”nin sonuna “ derinlikli bir öykü...Kumaşında Haldun Taner öykücülüğünden iplikler  var” tümcesini eklemişim. Nedense öykü, böyle bir izlenim uyandırmış bende.  “ Yalanın İki Yüzü”  için de “ güldürgenliğe varan ustaca bir düzenleme” demişim. En çok da “ Kızım” öyküsü etkilemiş beni. Üzerinde uzun boylu durmuş, kimi satırların altını çizmişim.  Bu öykü de  Sait Faik’i düşündürmüş, onu anıştırmış bana. İkinci sayfanın kıyısına “Sait Faik adını yazmışım. Bunun doğruluğundan besbelli  kuşkulanmışım ki  Sait faik adının önüne bir de “?” imi koymuşum. “ Türkçe’nin inceliklerinden ve somutlama gücünden yararlanan bir çabanın ürünü “ olarak nitelendirmişim bu öyküyü.  Bir başka sayfanın kıyısına yazmışım bu yargımı. Seslerle ilgili şu satırların altını çizmişim:

       “ Ara sıra şöyle bir esen rüzgârın, yanımdaki ağaçların içinden geçerken de değişik sesler çıkardığını fark ettim. Ağaçların arasından biraz yürüdüm. Çam ağacı ıslık sesi veriyordu. Söğüt, küçük hışırtılarla konuşurken; kavak, yağmur sesini andırıyordu. Çınar ağacı, yapraklarının arasına bir fagot saklamış gibiydi. Ağaçları birer çalgı gibi kullanan bu rüzgâr, çok genç olmalıydı. Yaşlı rüzgârların yapraklara değmeden geçtiğini bilirim.”

       Geleneksel öykü çizgimizi tümüyle boşlamadan bu ilk kitabında,  Yaz Evi’ndeki öykülerde bir özgünlük,  bir kendindenlik arayışı içinde görülüyor  Saçlıoğlu. Öykülerindeki  kurgusal ve söylemsel değişiklikler de buradan geliyor büyük ölçüde. Fethi Naci’nin dikkatini de onun bu yönleri  çekmiş:

        “ Saçlıoğlu, bir kültür birikiminden güç aldığı belli olan hikâyelerinde, alışılmış hikâyenin sınırlarını zorluyor; zaman zaman gizemli, zaman zaman “humour”a dayanan hikâyelerinde hep yeninin ardında; yeni benzetmeler buluyor, yeni ruhsal durumlar yaratıyor; sıra dışı olayları, durumları seviyor, bunları sıra dışı bir anlatımla dile getiriyor. Amacı belli: Aleladeliğe düşmemek, dile dört elle sarılmak – Hep edebiyat hazzı vererek...

       ‘ Bir Yaz Evi’, ‘ Pencere Önünün Yolcusu’, ‘ Kızım’ gibi hikâyelerini okuduktan sonra (Ataç gibi söyleyeyim) zarımı Saçlıoğlu için atıyorum.”

       İkinci öykü yapıtı Beş Ada’da (Can Yayınları, 1997) ilk kitabındaki öykülerle kan bağını yitirmeden  yeni açılımlar, yeni yönsemeler içinde öykücülüğündeki tırmanışı gösteren, zengin  donanımlı öyküler oluşturmuş.  Bunlar, Fethi Naci’nin, zarını hiç de boşa atmadığını değişik açılardan kanıtlayıcı nitelikler taşıyor. Yaşanılan somut gerçeklerle, düşlemsel öğeleri öykülerin dokusunda ustaca emiştirip kaynaştırıyor Saçlıoğlu. İnsandan kopmadan, öykülerin odağına insanı yerleştirerek yapıyor bunu. Yaz Evi’ndeki öykülerinde gözlemlediğimiz  düşündürücü, sorgulayıcı boyut, bu ikinci kitabındakilerde daha bir genişlemiş, derinleşmiş. Soyutlama açısından da  bunun böyle olduğunu söyleyebiliriz.

      Şimdi yeniden bakıyorum kitaptaki öykülere. Elde kalemle okumak kemikleşmiş bir  alışkanlıktır bende. Okurken kitabın boş alanlarına notlar alır, önemsediğim satırların altlarını çizerim. Bu kitapta  da öyle yapmışım. Hem bir alışkanlık, hem de ileride belki bir şeyler yazarım düşüncesiyle (yazmamışım) yine öykülerin  sayfa kıyılarına notlar almışım. Kitabın düzenlenişi, bir masalla başlayış, bir masalla bitişi, daha doğrusu masalın,öykülere giriş ve çıkış kapıları olarak kullanımı ilginç gelmiş bana . Birinci masalın kişisi  Heykelciyle Melek arasındaki tartışmaya bakarak “çarpıcı, özgün bir tasarım, özgün bir  buluş” demişim. Sayfa kıyısına  “ Söze ve sözün gücüne sınırsız bir inanç” diye yazmış, şu satırlarında altını çizmişim:

       “ Tanrı, kendinden önce Söz’ün var olduğunu bulunca , bunların hangi sözler olduğunu merak etti. . .  Sözlerin cennete gereksinimi yoktur. Sözler kayan göktaşları gibi, cennetin, cehennemin, dünyaların ve Tanrı’nın hem dışında hem içindedir. Tanrı bu kayan göktaşlarının bir düzene getirilmesini istedi. Nasıl ki aynı harfler, belli bir sıraya girdiğinde en kötü sözcükleri, başka bir sıraya girdiklerinde ise Tanrı’nın adlarını oluşturuyorlar; Tanrı da bir zamanlar kendisini oluşturmuş; ama sonra, yörüngeden çıkmış gezegenler gibi dağılıp gitmiş olan düzeni arıyor.”

       Saçlıoğlu’nun öykülerindeki dirilik ve güzellik de buradan, sözün gücüne olan sınırsız inancından geliyor. Bu inançla söylemsel  güzelliğe ulaşmanın yollarını arıyor, yoğun bir çaba gösteriyor bu doğrultuda. Öyküyü oluşturan (durum, uzam, sürem, kişi vb.) öğeleri kurgularken iç örüntü içinde  dil tadını yaratmaya yönelik  birbirleriyle kesişen kimi kanalar ya da geçenekler açmasını da onun bu çabasıyla açıklayabiliriz. Elbette öykülerinin çok izlekli, çok katmanlı bir yapıda oluşlarını da. İlk ağızda bunları düşünmüş olmalıyım ki “Birinci Ada ( Korku Adası)” adlı öykünün başına “Günlük yaşam gerçeklerinden bilinçaltının karışık ve karmaşık evrenine  düşlemsel  bir yolculuk” diye yazmışım. “İnsanoğlunun aç gözlülüğüne, sahip olma ve tüketim  tutkusuna yönelik incelikli gözlemler, eleştirel bir bakış... Bunların gizemli bir yansıtımı” gibisinden bir şeyler eklemişim. Belli ki öykünün beni en çok etkileyen kesimi, adsız kahramanın yaşamını karartıp buruklaştıran ( nedense kitaptaki ada öykülerinde kişiler özel adlara bağlanmadan veriliyor)  korkularının anlatıldığı  satırlar olmuş.  Bunları çift tırnak arasına almış, kıyısına da “çok önemli” demişim.

       Hangimizin yaşamında yer almamıştır ki öyküde betimlenen  türden  korkular? Sevdiklerimizi, bağlandıklarımızı yitirme korkusu... Başımıza gelmeyecek yıkımların günün birinde başımıza gelebileceğini düşünme, düşleme korkusu... Kendimize bile itiraf etmeyi göze alamayacağımız , aklımızdan geçirdiğimiz  ancak hiçbir zaman yapamayacağımız kimi eylemleri tasarlamış olma korkusu... Dahası içimizden geçenlerin, dışa yansıması, düşlerimizin ve tasarılarımızın başkalarınca bilinme korkusu... Bu korkuların  burgacına  kim düşmemiştir ki zaman zaman?  Hangimizin yaşamı bunlarla zedelenmemiş, bunlarla  zehirlenmemiştir ki? Bu içsel gerçeği, öykülemenin yasalarını bozmadan düşünsel bir tabana oturtuyor. Bunu, öyküleyici söyleme denemesel bir boyut katarak incelikli bir biçimde   gerçekleştiriyor Saçlıoğlu.

       Bir genellemeye giderek diyebilirim ki  öykülerin kurgusunda  geleneksel bağlamda “olay öğesi” yok gibi. Buna bağlı olarak öykülerde  okuru geren, soluk soluğa bırakan  bir “olay örgüsü”nden de söz edilemez elbette.  İnsana özgü değişik durumlar anlatılıyor kitaptaki öykülerde... Kestirmeden söylemek gerekirse  bu bağlamda “durum öykücüsü” olarak nitelendirebiliriz Saçlıoğlu’nu. Öyle ki günlük yaşam sahneleriyle beslenen, düşlemsel öğelerin çok az yer aldığı ya da hiç bulunmadığı  öykülerinde  bile (Mektepli, Unutma Beni, Zümrüdüanka)  kıskançlık, çatışma,  öfke, özlem, yaşlılık gibi durumlar anlatılıyor. Bunlara  yaşanmışlık ya da yaşanabilirlik  tadı katan  neden sonuç ilintili ilginç olgular, durumlar, ortamlar tasarlanarak... Kısacası sıradanlığın,  dümdüzlüğün sınırlarını aşan  buluşlarla gerçekleştiriyor bunu.

       Kitaptaki öykülerden “Üçüncü Ada (Yalnızlık Adası)” yı, okurken “güzel” demişim; bununla da yetinmemiş “ sıfatüstü güzel” diye  nitelendirmişim. Belli ki çok etkilenmişim Saçlıoğlu’nun bu öyküsünden. Kan ve şiddet öğesinden  sevgi ve dostluğa; terkedilmişlikten yalnızlığa değin dokusunda birbirinden farklı izlekler barındıran çok katmanlı bir öykü. Bunların  yanı sıra  öykünün asıl güzelliği dilsel ve söylemsel örüntüsünden geliyor. Sözcükleri seçerken, bunları bağdaştırıp tümceleştirirken  doğaya dönük, somutlayıcı, şiirsel bir anlatım oluşturuyor Saçlıoğlu:

       “ Rüzgâr, suyun üzerine çıktığında bir an duraladı; ıslak bir köpek gibi silkelendi; önce hangi yöne gideceğine karar veremedi; sonra, sanki bir koku almış gibi, görünmeyen bir kıyıya doğru gitgide hızlanmaya başladı.

        Rüzgârın köpek ‘gibi’liği; avını kovalayan pantere, bir süre sonra da panterden kaçan geyiğe dönüştü. Kıyıya yaklaşırken, kendi koşusunun güzelliğine aşık bir kısrak gibiydi. Ayakları ıslak kumlara değmeden, kanatlanıp büyük, gri bir kuşa benzedi. Denizin üzerinde yarattığı dalgaları önce kıyıdaki ince, beyaz kumlara, sonra içerilere, çöl kumlarına taşıdı.”

    Yinelene yinelene kalıplaşmış, ama bugün de  gerçekliğini yitirmeyen  bir söz vardır. Derler ki “bir yazarın ne anlattığından çok, nasıl anlattığı önemlidir.” Saçlıoğlu, bu gerçeğin ayırdında ve bilincinde. Anlam ve çağrışım ağıntısı yönünden sıkı bir tartımdan, arıtımdan geçiriyor sözcükleri. Bunları  dilin çevrimine sokarken  kılı kırk yarıyor.  Değişmecelere,  eğretilemelere, aktarma ve benzetmelere başvuruyor. Görselliğin ağır bastığı, etkileyici, yüreklerde titreşimler yaratan  bir dille biçimlendiriyor anlatımını:

       “ Ay yeniden göründüğünde yerde yatan geyiğin alnından sızan incecik kan göletin suyuna doğru akmaya başlamıştı. Hayvanın açık kalmış şaşkın gözlerinde son kez bir ışık parladı. Sırt derisi seyirdi, arka bacakları bir iki kez titredi, uzun, güzel boynundaki kalp atışı durdu. Gece, geyiğin çevresini, önceki gecelerden farklı bir  biçimde sarmıştı. Dağın eteğindeki ağaçların altında uyuyan rüzgâr, uykusunda dönen bir insan gibi, küçük bir hareketle, ağaçların dallarını çatırdattı.”

     Saçlıoğlu, kendini yineleyen değil, yenileyen bir yazar.Öykülerinin kumaşını  hep aynı tezgâhta, aynı örgelerle ve aynı yöntemle dokumaktan kaçınan  bir yazar. Onun bu yönünü, üçüncü kitabı Rüzgâr Geri Getirirse’deki öykülerde (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2002)  kurgu, biçem, ses ve söylem açısından ulaştığı yeni noktalara baktığımızda  görüyoruz.  Kendi öykü çizgisini genişletmeye, aşmaya yönelik arayışlarını, denemelerini sürdürüyor. Bu arayış ve denemeleri yaparken  daha önceki yapıtlarında, Yaz Evi ve Beş Ada’daki öykülerinde gözlemlediğimiz soyutlama, düşlemsel öğelerle gerçek yaşam öğelerini birbiri içinde eriterek verme, kimi olguları ve durumları  alaysamalı bir yaklaşımla algılama,  okurları düşünmeye ve sorgulamaya iten değişik durumlar tasarlama türünden yönelim ve yönsemelerini bu kitabındaki öykülerde de kuşkusuz koruyor büyük ölçüde. Ancak bunları,  işlevsel ve söylemsel bağlamda,  farklı düzlemlerde yeni içeriklerle  kullanıyor. Demem o ki  önceki öykülerini anıştırıp çağrıştıran  yinelemelere düşmemenin yollarını arıyor.

       Peki, neleri anlatıyor, neleri işliyor  bu yeni öykülerinde  Saçlıoğlu? Soruyu bir çırpıda  yanıtlamak güç. Çünkü “ Şunlar, şunlar anlatılıyor” gibisinden kolayca sayıp dökeceğimiz yalın bir iç örüntüsü taşımıyor bu öyküler. Dümdüzlüğü olan çizgisel metinler değil bunlar. Şöyle dersem, hiç de abartmış olmam:  Kimi yönleriyle bu öyküler, özetlenemeyen güzel şiirlere benziyor.  Sözgelimi, adını kitaba veren ilk öyküyü alalım:  “Rüzgâr Geri Getirirse”. Sorumuza dönersek, ne(ler) anlatılıyor bu öyküde?  “Yazma ve yaratma ediminin zaman ve ortam içindeki konumu mu? ” İyi de “Hangi zaman dilimi içinde? Nasıl bir yazma ve yaratma edimi?”

       Düşündürücü, soruları çoğaltan ya da  doğurtan duraklara taşıyor bu öykü bizi. Bir yönüyle kitabın  öteki öyküleri, “Göl ve Gölge”, “ Topaç” , “ Kelebekleri Gördüm” için de  böyle bu.  Hani sıkı dokulu, kapalı gibi görünen  kimi şiirler vardır. Yapılarında boş alanlar bırakılmıştır.  Okurun, bu şiirleri anlamlandırması düş ve düşünce gücünü kullanarak bırakılan  boş alanları doldurmasını gerektirir. Nitelikli ve donanımlı bir okurun yapacağı bir iştir bu.  Saçlıoğlu da  sanki okurları için  bu türden boş alanlar bırakıyor kimi öykülerinde.  Okurdan böyle bir çaba, bırakılan boş alanları doldurma çabasını bekliyor. Saçlıoğlu’nun bu yeni öykülerde  yaşamı ve insanı nasıl sorgulayıcı bir yaklaşımla anlattığını okurların görmesi ve  derinlemesine kavraması da böyle bir çabayı  göstermelerine bağlı.   

        Öykülerin dümdüzlükten uzak metinler olduğunu, çizgisel bir yapı içermediğini söyledim. Bu sözlerimden onların  güç okunan, tıkız, kılçıklı metinler olduğu anlaşılmasın. Tam tersine okuru öykülere bağlayan, okurluk donanımını besleyip yönlendiren ilginç bir yola başvurmuş Saçlıoğlu. Kitaptaki  her öyküden önce o öykünün ana ve kılcal damarlarında dolaşan düşlemsel öğelerin, duygu ve düşünce yükünün, insanoğlunun varoluşsal gerçeklerinin  ip uçlarını veren eşik metinler oluşturmuş. Denemesellikle şiirselliğin birbiri içinde ustaca kaynaştırıldığı, yoğun anlatımlı, düzyazısal şiir tadında metinler:

       “Göl’ün göründüğü ilk günün zamanı bilinemez. Çünkü Göl, bir bardak suyla gönderdiği haberin ardından, özlem duygusunu: dağ tepelerindeki karların görüntüsünde; hüznü: çatlamış toprakta; oluşum kavramını: bulutta; geleceğin hazırladığı bilinmezliği: aynasında; ışıkla suyun aynı özdekten yapıldığını: bir çocuğun avucunda bize göstererek, anlağımızda Gölge’yi oluşturur

        Okur, öykülerin kapısını bu eşik metinlerden  geçerek açacaktır. Yazar da besbelli bunun için kitaptaki ürünleri “ eşikli öyküler” diye nitelendirmiş. Eşiklerin, açıkça söylenmese de, değindiğim gibi okuru, öykünün havasına taşıyan ya da kafasında kimi sorular uyandırarak ona kılavuzluk yapan bir yanı  var.

        Dilsel ve söylemsel yönden de öykülerden  ayrı bir doku, ayrı bir yapı taşıyor  eşik metinler.  Bu nedenle, farklı bir dizgi düzeni içinde verilmiş. Öykülerle eşikleri,  iki ayrı düzlem oluşturmuş kitapta. Okur, dilerse öyküleri atlayarak salt eşikler düzleminde sürdürür okumasını.  Bunun gibi, önce öyküler düzleminde çıkar yolculuğa; sonra bu düzyazısal şiir tadındaki eşik metinler düzlemine dönebilir. Hemen söyleyeyim ki hangi yolu seçerse seçsin donanımlı ya da nitelikli bir okur,  birbirine göndermeler yapan bu ikili düzlemde  metinlerin gelgiti içinde kendini bulacak, “çoğul okuma”nın tadına varacaktır. Sözgelimi “Rüzgâr Geri Getirirse” öyküsünün  kişilerinden biri, yaşlı şair, dostu öykücüye şöyle diyor:

       “...Rüzgâr el yazısını sever. El yazısında, yazarken çekilen sıkıntıyı, verilen emeği, zamanın sözcükleri kullanmasını, göz nurunu görürsünüz. Korkmayın,  sizden uzaklaşanların birçoğu size geri gelecektir. Geri gelmesi gerekenler...”

       Bu sözler, bu yoğun ve eksiltili anlatım, okuru, ister istemez öykünün eşiğini oluşturan metnin şu ilk tümcelerine gönderecek ya da bunları düşündürtecektir:

       “ Rüzgâr’ın ayağımızın dibine bıraktığı her kâğıt parçası, yine onun tarafından bir başkasından alınmıştır. Bizim bir başka zamanımızdaki ben de bir başkası sayılabilir. Böyle bir kâğıttaki her sözcüğü. Zaman’ın ördüğü görünmez bir kabuk sarar.”

       Denebilir ki  “ zaman” ve “rüzgâr” öyküleri yönlendirip biçimlendiren iki temel öğe. Öyküden öyküye dolaşarak onların haritasını çizen  değişmez  öykü kişileri gözüyle de bakabiliriz bu iki öğeye. Öykülerin dokusundaki  tüm izleklerin  (yazma ve yaratma ediminden  yok oluşa, yaşama tutkusundan ölüm korkusuna;  yalnızlıktan  yaşlılığa;  çocukluktan  ergenliğe  değin) hamurunu bunlar yoğuruyor. Kişilerin soluk alıp verişini, birbiriyle ilişkilerini, doğaya  ve kendi iç dünyalarına bakışlarını da bunlar belirliyor yine : “Çünkü Zaman ve Rüzgâr, dağları birlikte yonttular. Çöl kumu onların başarısıdır; çöl gecesi de. Suyun her kımıldayışında Rüzgâr ve Zaman birlikte bulunur. Su, yalnızca onlarda yıkanır.”

       Kuzey Amerikalı oyun yazarı O’Neill’in, Araya Giren Garip Oyun (Strange Interlude) adlı bir yapıtı vardır. Zamanın akışı, insan yaşamındaki yeri üzerinde düşünürken  “şimdiki zaman”ı ,  “gelecek ve geçmiş”in arasına giren “garip bir oyun” olarak nitelendirir. Saçlıoğlu da zamanı kullanırken, (öyküleme zamanı için söylemiyorum) böyle düşünüyor:

       “ Biz, durmadan yol alan bir aracın ön koltuğunda otururuz sanki ve zaman, nesneler, olaylar ne varsa yüzümüze çarpar. Çarpar çarpmaz da geçmiş zaman olur; buna ‘An’ deriz Aslında ‘ Şimdi’ hiç yok belki de. Geçmiş ve Gelecek var yalnızca. Bir de onları ayırdığını düşündüğümüz  ama aslında onları birleştiren, düşündükçe daha da incelen bir çizgi var. Yani, şu iki harflik çizgi: ‘ An’”

       Bu bilgece yaklaşım içinde kitaptaki öykülerde yaşamımızdan seçtiği ansal kesitleri, özellikli  durumlar ve tasarımlara aktararak somutlamaya çalışıyor Saçlıoğlu...  Daha kuşatımlı bir söylemle  zamanın ve rüzgârın  bizden alıp götürdüklerini, bu süreç içinde bizi yaşamın  hangi kavşağına, nasıl   bıraktığını anlatmayı deniyor. Bununla da kalmıyor,  savrulduğumuz ya da  bırakıldığımız bu  kavşaklarda   hangi türden beklentiler ve  bekleyişler içinde olduğumuzu yansıtıyor .

      Kitaptaki öykülerin, yazarın yaşama ve insana bakışından kaynaklanan  sorgulayıcı, düşündürücü yönler içerdiğini söyledim. Bunun dışında da öykülerin  birbiriyle kesişen, örtüşen ortak yönleri, ortak özellikler de var. Bunlar nelerdir dense, özetlemeli bir yanıtla derim ki:  Yalınlık, yoğunluk, yazınsallık ve derinlik... Bütün bunlara bir de şu eklenebilir: Çok izlekli, çok katmanlı oluş.

      

Emin Özdemir