|
Söyleşi: Tülin ER
Uzun bir aradan sonra, hem yeni kitaplarla hem de daha önce yayınlanmış olan kitaplarınızla okurla buluştunuz. Son öykü kitabınızdan başlamak istiyorum. “Eşikli Öyküler” alt başlığıyla çıkan Rüzgâr Geri Getirirse’de her öyküden önce birkaç sayfalık kısa metinler var. Bu eşik-metinler, okura bir ivme kazandırıp ardından gelen öyküye o hızla dalmasını sağlayan birer tramplen gibi... Siz ne dersiniz? “Eşikli Öyküler” tanımının daha önce kullanıldığını anımsamıyorum. Kitabı, yayımlanmadan önce kendisine gönderdiğim değerli dostum Prof. Şara Sayın’ın bu metinlere koymayı düşündüğüm adlar konusunda düşüncesini alırken, onun önerisi “eşik” sözcüğü oldu. Başka sözcükleri de düşündük ama bu sözcük, kitapta yapmaya çalıştığım şeyi çok iyi tanımladığından kullanmaya karar verdim. Dediğiniz gibi bu metinler okura bir ivme kazandırıyor olabilir. Ama bu hıza bağlı bir ivme değil de yoğunlaşmaya yönelik bir ivme sayılmalıdır. Çünkü bu metinler, öykünün ana metninden daha yoğun olan, öyküden önce okuyucuya bir düşünme sayfası açıp, kendisinin oluşturacağı bir donanımla öyküye başlamasını sağlamaya yönelik metinlerdir. Öyküde anlatılan konuları ya da öykünün içine sığmayıp bir bulutsu gibi öyküyü çevreleyen konuları da içeren bu metinlerde yer yer deneme ve düzyazı şiir tatları bulunabilir.
Bu konuyla ilintili bir şey daha var: Öykülerinizden, kendi diliniz kadar kendi yaşam felsefenizi de oluşturmayı önemsediğiniz görülüyor. İlk iki kitabınızda öykülerin içine yedirerek yaptığınız bu yazınsal çalışma, sonunda kabına sığmayıp eşik-metinleri oluşturmuş sanki... Yazdıkları kaçınılmaz olarak bir yazarın yansımasıdır. İnsan ne kadar kendi dışındakileri yazdığını, başka kahramanları konuşturduğunu söylese de yazdıklarına bir bütün olarak bakınca onu görürüz. Ben tanıdığım yazarlar arasında yazdıklarına benzemeyen bir kişiye rastlamadım. Ayrıca yaşadıkça dünyaya bakışı değişebilen bir insanın yazdıklarının da değişmesi doğaldır. Ben kendi adıma bunu duyumsuyorum. İlk kitabımdaki dil ile son kitabımdaki dil -özde bir insanın karakteri gibi aynı olsa da- benim farklı dönemlerimi yansıtır. Buna bir gelişim olarak değil, bir değişim olarak bakmak daha doğrudur sanırım. Gençlik yıllarında önemli çıkışlar yapıp daha sonra o derece güçlü ürünler vermemiş birçok yazar, sanatçı vardır. Bunun tersini de görmek olasıdır doğal olarak. Benim insan olarak karakterimin birkaç temel değer üzerine oturduğunu sanıyorum. Bunlardan biri adalet duygusu ve bu vicdanla da çok ilintili. Öteki emek dediğimiz değer. Bu iki değerin insan uygarlığının temel değerleri olduğuna sanırım pek kimse karşı gelmez. Karşı konulmaz bir olgu ise değişim ve iletişim. Bunların da insanın bireyselliği ile toplumsallığı arasındaki temel olgular olduğunu sanıyorum. Öykülerimin hemen hepsinde değişim ve iletişim özellikleri var. Adaleti asla bozmamak ve kendimce de olsa adil davranmak ve hiçbir şeyi emeksiz ortaya çıkarmamak gibi titizliklerim yine öykülerime yansıyor. Ayrıca duygu yaratmanın bir akıl işi olduğuna inanıyorum. Bu da beni duygusallıktan, işlevsiz süslemelerden koruyor. Sözünü ettiğiniz yaşam felsefesi bunları çağrıştırdı bana. Değindiğiniz, öykülerimin içine yedirdiklerim ya da kabına sığamayıp eşik metinleri oluşturanlar bunlar mıydı bilemiyorum.
Bir okur olarak sizin öykü dünyanızı şöyle tanımlayabilirim sanırım: Merkezinde Zaman’ın olduğu, geçen zamanla birlikte gittikçe genişleyen bir kil hamuru. Bu hamur dairesel bir genişleme göstererek, mekânların ve olayların (belki de Rüzgâr’ın) etkisiyle dalgalanıp okyanusa ilerleyen bir kıyı gibi kendi adasını genişletiyor. Sanatın her dalında olduğu gibi edebiyatta da her yazarın kendine ait özgün bir adası olmalı. Siz kendi adanızı oluşturmaya nasıl başladınız? Edebiyat okyanusunda size hangi yazarlar fener tuttu? Tanımınız ilginç. Zaman, su, rüzgâr, hepsi akışkan olan bu elemanlar benim temel elemanlarım. Bunlar da demin sözünü ettiğim ‘değişme’nin yansıtıcıları. Hareket ancak ‘zaman’ varsa mümkündür. Umarım akıl ve beden sağlığım bu sözünü ettiğiniz adanın genişleyebilmesine olanak tanır. Özgünlük sanatta en önemli değerlerden biridir. Sizi başka yazarlardan ayıran bir değer... Bu o kadar önemli ki, özgün olmanız kendi estetiğinizi yaratabilmenize, bu farklılıkla dünyada yer almanıza yeterli olabiliyor. Ancak özgün olanların adaları olabilir. Ötekiler başka adaların kopyaları olarak var olurlar (daha doğrusu var olamazlar). Sait Faik’in, Nazım Hikmet’in, Ece Ayhan’ın, Melih Cevdet’in, Salah Birsel’in, Asaf Halet çelebi’nin, Behçet Necatigil’in, Yaşar Kemal’in, Aziz Nesin’in ve sayıları çok olmayan daha bir dizi yazarın, şairin kanımca ortak özellikleri, onlara biraz benzer yazanları kopyacı durumuna sokabilecek kadar kendi özgün estetik değerlerini oluşturmuş olmalarıdır. Açıkçası, bana büyük yazarların hepsi ışık tuttular. İlk yazdıklarım kimi zaman onları andırdı; bu yazı ve şiirleri yayımlamadım. Necatigil’in Şiir Burçları adlı yazısında anlattığı gibi bir süre sonra kendi yolumu buldum. Tüm yazarlar, şairler gibi, özlemim üçüncü burca yerleşmek. Bunun bir garantisi olmadığını biliyorum. Üstelik siz kendinizi orada görebilirsiniz ama başkaları öyle düşünmez, ya da siz orada olduğunuzun farkında bile olmayabilirsiniz ama herkes sizi oraya koymuştur bile. İşte o zaman bir adanız olur. Bir sanatçı daha ne istesin?
Edebiyat dünyasında, her zaman doğrudan dile getirilmese de ‘bilinen’ bir şey vardır: Bir öykücünün şiir yazmasının, bir şairin ise öykü yazmasının ona edebi anlamda zarar vereceği söylenir. Hatta bunu yapmaya kalkışan insanların, dolaylı ya da dolaysız engellenmeye çalışıldığı bile olmuştur! (Burada kastettiğim, genç yazarlar...) Bunların her ikisini de yapana pek sıcak yaklaşılmaz. Oysa siz ağırlığı öyküye vermiş görünmekle birlikte, bunun yanında şiir yazıyor, hatta plastik sanatlarla da profesyonel anlamda uğraşıyorsunuz. İşte tam bu noktada size bırakıyorum sözü... Bu söylediğiniz düşünce, sanırım bize zanaat alışkanlığından kalmış. Zanaat bildiğiniz gibi, işçiliğin öne çıktığı, geleneksel değerlerin (çok az değişimle) en başarılı biçimde yinelenerek sürdürüldüğü, el becerisine dayalı bir uygulama alanıdır. Bir bakır dövme ustasının aynı zamanda bir baston imalatçısı olması işin doğasına aykırıdır. Ama sanat artık bu değildir. Sanatı tanımlamaya, özgürlük sözcüğü ile başlarız. Bu özgürlük, yalnızca bir sanat alanının içindeki , ya da sanat yapmak için ortamın sağlayacağı özgürlük değil, aynı kişi için bile tüm sanat alanlarına yayılmış bir özgürlüktür. Bir insan, nasıl, herhangi bir nesneyi tam olarak tanımlayabilmek için tüm duyu organlarını ve biriktirdiği tüm bilgiyi kullanıyorsa, bir sanat yapıtını da kapsamlı olarak kavrayabilmek için tüm sanat alanlarının ve yaşam birikiminin bilgisini kullanır. Bir izleyici için bu donanım gerekirken bir yaratıcı için gerekmediğini söyleyebilir miyiz? Bir şair, öteki birçok sanatın iyi bir izleyicisi olabileceği gibi, uygulayıcısı, yaratıcısı da olabilir. Sanatçının ayrıca toplumsal bir tavrı da vardır. Siyasal bir yeri (çok kullanılan bir deyimle ‘duruşu’) de söz konusudur. Ayrıca her insanın becerisi ilgi alanı ve kapasitesi aynı değildir. Kimi insan birden çok sanat dalını deneyebilir, başarılı olabilir; kimi insan bunu istemez, yalnızca bir sanat dalına kendisini verir, yine başarılı olabilir. Bu tamamen kişisel bir tercih, kişisel bir beceri, kişisel bir tatmin sorunudur. Nedense bazı insanlar kendi kişisel değer yargılarını herkeste görmek isterler. Bana da, “Biz seni öykücü olarak biliyoruz, şiir de nereden çıktı” diyen bir iki kişi oldu. Oysa ben 1985’te yayımlamıştım ilk şiir kitabımı. Öykülerimle tanınmam ise 1993’ten sonra başladı. Şiirimin mi, öykümün mü daha iyi olduğu başka bir soru. Belki 20 yıl sonra şiirlerim öne geçecek... Ben, bu yergiyi yapan tanınmış bir şaire, üstelik bugünlerde bir de roman üzerinde çalıştığımı söyleyince, “Bak o başka, roman olabilir, çünkü o düzyazı” yanıtını aldım. Peki tiyatro oyunu yazarsam, o nasıl bir tür? Üstelik dediğiniz gibi plastik sanatlarla da ilgileniyorum. Adım bir ressam olarak bilinmiyor ama bu benim özgürce resim yapmamı, heykel yapmamı engeller mi? Yaptıklarımı beğenildiği taktirde iyi bir galeride sergilemem yanlış mı olur? Sanatın bir özgür üretim alanı olduğunu, bu alanın kişisel ve toplumsal bir moral alan da olduğunu, bir toplumda sanat yapanların sayısının artmasının uygarlığın bir göstergesi olduğunu gözden kaçırmamamız gerekir kanısındayım. Bir sanat eğitimcisi olduğum için, ülkemizde sanata zaten ne kadar az emek, zaman, olanak ayrıldığını hep görüyorum. Sanat yapmanın ne kadar çileli bir iş olduğunun, ekonomik olanaksızlıklar, değer aşınmaları arasında gencecik insanların sanatçı olmak için çalışmalarının ne kadar “kutsal” bir istek ve davranış olduğunun farkındayım. Köşeyi dönmeyi, kolay yaşamayı bir kenara iteleyip aç bilaç sanat yapmak isteyen insanların, üstelik usta bildikleri kişiler tarafından “dur bakalım, öyle her istediğini yapamazsın” diye durdurulmalarını anlayamıyorum. Bu durdurmanın o sanat alanının değerlerini korumakla ilgisi olduğunu da sanmıyorum, çünkü demin de değindiğim gibi, bir sanat alanı, o alanda çok sayıda insanın çalışmasıyla yarışmaya ve bolluğa kavuşur. Norveçli bir arkadaşım, ülkesinde ortaokulu bitiren herkesin bir enstruman çaldığını, bir yabancı dili rahatça konuşacak kadar öğrendiğini söylemişti. Müziğin böyle bir ülkede gelişme şansı sanırım bizimkinden daha çoktur. Üstelik böyle bir ülkede insanlar daha mutludurlar. Hemen bir anımı anlatayım: Melih Cevdet Anday ile bir konuşmamızda kendisine şiir yazma eyleminden deneme yazmaya, oradan da tiyatro oyunu yazmaya nasıl geçtiğini sormuştum. Bana, “Kafamın kalıbını değiştirerek” demişti. Bu konuşmamızdan önce, sanırım Cumhuriyet Gazetesindeki bir söyleşide de ben şiirle düzyazı arasındaki farkı açıklarken fotoğraf makinesi örneğini vermiş: Makineye renkli film takarsanız fotoğraf çekerken renklerin durumuna bakarsınız. Siyah beyaz film takarsanız, fotoğrafı çekerken nesnelerin üzerindeki ışıkların açık mı koyu mu olduğuna dikkat edersiniz, demiştim. Melih Bey’in bu yanıtı beni sevindirmişti, çünkü o zaman bir kez daha emin olmuştum düşüncemin doğruluğundan. Bir sanatçı için önemli olan söyleyecek bir sözünün olması ve bu sözü hangi biçimde söyleyeceğine doğru karar vermesi. Şiir yazarken şiirin bilgisine sahipseniz (Bu bilgi hem birikmiş bilgi hem de yaratıya ilişkin bilgilerdir) onun yöntemiyle düşünür, onun bilgisini kullanır, zaman zaman da öteki bilgilerden yararlanırsınız. Öykü yazarken de öykünün bilgileri öne çıkar, ötekiler de zenginlik sağlar. Bence, ilgi duyan, becerebilen başkalarının sözüne bakmadan deneyebildiği kadar çok farklı türü denemeli. Hepsi ayrı bir katkı sağlar. Edebi bir zarar ise asla vermez. Şiirle sözcüklerin ritmini, öyküyle tümcelerin ritmini, romanla olayların ve insan ilişkilerinin ritmini kavramışsanız bu yaratınıza zenginlik getirmez mi?
“Kelebekleri Gördüm”, Rüzgâr Geri Getirirse’nin son öyküsü. Öyküyle eşik-metin arasında bir yapısı var gibi: “Genç kızı da bu parkta farklı saatlerde yıllardır görüyordum. Kız, değişimleri izlemiyordu. Değişimlere karşı koymak için parka geliyordu. O, çiçeklerdeki renk değişimlerinin değişmez olduğunu anlamıştı...” Doğadan hayli beslenen bir yazarsınız siz. Bu etkileşimin kaynağı nedir? Kelebekleri Gördüm, kitaptan çıkış metni ya da öyküsü. Aslında kitaptan çıkarken herhangi bir eşik metnini de okuyabilirsiniz. Bu kitabım (Rüzgâr Geri Getirirse) birçok çıkış bacası olan bir yeraltı kenti gibi. Öyküler de birbirine bağlı. İstediğiniz bir yerden girer, istediğiniz bir sırayla okuyabilir, istediğiniz bir yerden de çıkabilirsiniz. Doğadan olduğu kadar insanlardan da beslendiğimi sanıyorum. Doğadaki ve insanlardaki ayrıntıların farkına varmayı seviyorum. Gözünüzün önüne getirin: bir kedinin size yaklaşırken çekingen ayak hareketleri, bir köpeğin anlamadığı bir şey karşısındaki başını yana eğmesi, bir atın, sırtına konan bir sineği kovmak için gözleri uykudan kapanırken sırtının derisini seğirtmesi, İncecik bir yaprağın, üstünde yürüyen bir tırtılla yavaş yavaş aşağı doğru eğilmeye başlaması, eskimiş taşların üzerindeki, ağaç gövdelerindeki kadife gibi yosunlar, bir kumrunun sırt tüylerini kabartıp bir başka kumruya babalanması, bu arada bir serçenin bir yürek gibi pırpırlayarak kumrunun altından bulguru alıp gitmesi... Daha binlercesi var düşünmeye başlarsak. Ya insanlar? Yaşlıların, orta yaşlıların, gençlerin, çocukların hareketlerindeki farklılık? Tanıdığımız insanların akıllarından geçenleri hareketlerinde yakalayışımız? Bunların hepsi bir sanatçının, yazarın malzemesidir. Dünyadaki her şey bizim malzememizdir ve yapacağımız tasarımların öğeleri olan bu malzemelerin büyük çoğunluğu doğada, bir bölümü ise insanın yarattıklarında(felsefe, hukuk, sanat,vb.) bulunur. Bize de sanat yaparken bu öğeleri ustaca bir araya getirmek kalır.
Yeni projeleriniz var mı? Uzun bir aradan sonra hem eski hem de yeni öykülerinizle/şiirlerinizle buluşan okur için sevindirici bir haber?.. Var tabi, biraz önce de değindiğim gibi bir romanla uğraşıyorum. Ama yazık ki zaman buldukça. Şöyle bir bomboş üç ayım olsaydı diyorum. Şiirlerim yavaş yavaş birikiyor. Gözlemlerimden, ama küçük gözlemlerimden oluşacak bir öykü kitabının da başlarındayım. Yine vakit bulabilirsem, bir sergi planlıyorum. Eskizlerim hazır ama onun için de bomboş iki aya gereksinimim var. Sonra biraz zamanım, biraz da param olursa bazı öykülerimi kısa metrajlı filmler haline dönüştürmeyi istiyorum. Onları yazarken görüntüler gözümün önündeydi... İşte böyle, başka alanlara da yayılmaya meraklı isteklerim var. Çünkü biliyorsunuz, insan alemde hayal ettiği müddetçe yaşar...
|